07 Mart 2014

Çölün Mavi Gözü ARAL


 
       Şu koca dünyada herkesin derdi başka değil mi?
       Bu günlerde Rusya Kırım'a yerleşince eminim benim gibi sizin de hafızanız geçmişe doğru gitmiştir.
       Rusya'nın öncesi/sonrası, liderleri, savaşları...
      Ben şimdi burada ne Rusya'nın Kırım'ı işgal etmesinin politik irdelemesini yapacağım ne de sebep sonuç ilişkisini değerlendireceğim. Zaten de aklım ermez o kadarına.
       Benim hafızam Çölün Mavi Gözü Aral belgeseline gitti.
       Tacikistan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'a kıyısı olan büyüklüğü 68.000 km2 iken 2013 yılında geriye sadece %10'u kalan güzelim mavi deniz...
       Benim için ülkelerin gelişmişlik seviyesinin ölçütü doğaya verdiği değerle alakalıdır. Günü kurtarma politikası ile değil de gelecek nesillere daha güzel bir doğa vermeyi hedefleyen politikalarla yönetilen ülkelerin birinde yaşamayı isterdim açıkcası.
       Aral Gölü'nün çölleşme sürecinde başına gelenleri değerlendirince insanoğlu neden doğaya böyle bir kötülük yapar diye düşünmeden edemiyorum. Nedeni basit tabi de “ben belgeseli seyretmeyeyim sen anlatıver bir zahmet Nimet Kardeşim” derseniz zavallı Aral Gölü'nün trajik hikayesini kısaca özetlerim:
       Aral gölü bir zamanlar Amuderya ve Sırıderya nehirlerinin aktığı çölün ortasında dünyanın dördüncü büyük gölüymüş. Etrafındaki halk geçimini gölden tuttuğu balıklarla sağlarmış, yaz tatillerini gölün serin sularına girerek geçirirmiş.
       Bu mutlu zamanlar, balık ticaretinin pamuk ticaretine dönmesi ile değişmeye başlamış. Dünyanın en kaliteli pamuklarını yetiştiren ve bir gün sonunun bu pamuklar yüzünden olacağını tahmin edemeyen halk çalışmış, çalışmış ve de çalışmış.
       Savaşlar sebebiyle dünyanın pamuğa daha çok ihtiyaç duyması ile de üretim arttıkça artmış. Tabi suyun çevresindeki topraklar sınırlı olunca çözüm dönemin Lideri Stalin tarafından geliştirilmiş.
       Ne yapmış?
      Amuderya ve Sırıderya'nın Aral'a giden yollarını kesmiş ve kanallarla çevresine dağıtmış neticede etrafındaki büyük çöl alanında büyük bir tarım arazisi yaratarak pamuk üretilmeye devam edilmesini sağlamış. Bu iki nehirden beslenen zavallı Aral'ın kolları kesilmiş, suları yağmalanmış sonuçta mavi göz bozulmuş.
       Zamanla pamuğun kalitesi de düşmüş. Kaliteyi yükselte bilmek için kimyasal gübre kullanımı başlamış. Zehirlenen topraktan önce gölün çevresindeki kuş türleri etkilenmiş daha sonra da deniz canlıları yok olmaya başlamış ve gün geçtikçe hava, su, toprak, bitkiler, hayvanlar... herşey zehirlenmiş. İnsanlar da ekolojik nedenlerle zehirlenip akın akın hastaneleri doldurmaya başlamış. Yani o dönemlerde tam bir çevre felaketi yaşanmış.
       Aral Gölü'nün trajik öyküsü daha bitmedi maalesef. Gölün ortasında bulunan Rönesans Adası kimyasal ve biyolojik silah laboratuvarı olarak kullanılmaya başlanmış. Deneylerde en vahşi bakteri olarak bilinen “Antraks” kullanılıyormuş. Ada, 1990'lı yıllarda bir laboratuvar kazası ile boşaltılmış. Söylentilere göre katil bakterilere ne olduğu muammaymış.
       Netice itibariyle Mavi Göz pes etmiş ve kör olmuş.
      1991 yılında Rusya'nın dağılması ile kurulan beş ülke Aral Gölü'nü kurtarma çalışmalarına başlamış.      1991-2013 yılları arasında Aral Gölü'yle alakalı sayısız ulusal, uluslar arası seminer, konferans düzenlenmiş, makaleler yazılmış ama neye yarar bilmiyorum. Artık geriye ne kurtarabilirlerse.
      Bu makaleyi yazarken kendi ülkemizi de düşünüyorum elbette. Maalesef düşünüyorum öyleyse varım diyen çevreciler varsan bende varım diyen iktidarın ötesine geçemiyorum.


--
nimet

Hiç yorum yok: